Eğitim çalışanlarına yönelik şiddet ve okul güvenliğinden öğretmen açığına ve atama sorunlarına, ücretli öğretmenlik uygulamasından özel okul öğretmenlerinin çalışma koşullarına, okullardaki yardımcı personel ihtiyacından üniversitelerde akademik ve idari personelin yaşadığı sorunlara kadar eğitim camiasının gündemindeki pek çok konuyu ele aldık.
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Talip Geylan, Türkiye Bülteni’ne yaptığı değerlendirmelerde eğitim çalışanlarının yaşadığı sorunlara ilişkin görüşlerini, Türk Eğitim-Sen’in çözüm önerilerini ve öncelikli taleplerini anlattı.
Eğitimde şiddet ve okul güvenliği
Türkiye Bülteni: Eğitimin en önemli sorunlarından biri, eğitimde yaşanan şiddet olaylarıdır. Bu kapsamda Millî Eğitim Bakanlığı, Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile okul güvenliğine ilişkin yeni düzenlemeler yaptı. Bunun yanı sıra, AK Parti tarafından 14 Temmuz’da TBMM Başkanlığı’na sunulan ve suça sürüklenen çocuklara ilişkin hükümler içeren yasa teklifi de Adalet Komisyonu'nda kabul edildi ve kısa süre içinde yasalaşması bekleniyor. Bu gelişmeler ışığında, söz konusu düzenlemeleri ve genel olarak okul güvenliği konusunda atılan adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Talip Geylan: Eğitim çalışanlarına yönelik şiddet, ne yazık ki eğitim sisteminin en önemli ve en acil çözüm bekleyen sorunlarından biridir. Son dönemde öğrencilerin akranlarına yönelik şiddet olaylarının artması ve okullarda yaşanan saldırılar ise bu vahim tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır.
Ülkemizde eğitimde şiddetin giderek artan bir tehdit haline gelmesi, öğretmenlerimizin ve tüm eğitim çalışanlarının can güvenliğinin sağlanmasını, sağlıklı ve huzurlu bir eğitim ortamının tesis edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada Hükümetin, Millî Eğitim Bakanlığının, ilgili kurum ve kuruluşların yeni eğitim-öğretim yılında gerekli tedbirleri alması, okulların güvenli alanlar haline getirilmesi hayati bir meseledir.
Türk Eğitim-Sen olarak yıllardır bu sorunun çözümü için kararlılıkla mücadele ediyoruz. Bu kapsamda 2019 ve 2023 yıllarında hazırladığımız kanun tekliflerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduk; 2019 yılında ise 81 ilde görev yapan eğitim çalışanlarımızla birlikte Sayın Cumhurbaşkanı’na mektuplar göndererek sorunun çözümü için çağrıda bulunduk.
Görevi başında katledilen Araştırma Görevlisi Ceren Damar Şenel davasına müdahil olarak adalet mücadelesini takip ettik. Öğretmenlerimiz İbrahim Oktugan ve Fatma Nur Çelik’in katledilmesinin ardından ülke genelinde basın açıklamaları ve iş bırakma eylemleri düzenledik; Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nda caydırıcı düzenlemelerin yer alması için yoğun çaba gösterdik.
Son olarak Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıların ardından ülke genelinde iş bırakma eylemleri gerçekleştirdik, saldırıların yaşandığı okulların önünde tepkimizi dile getirdik ve hayatını kaybeden Ayla öğretmenimiz ile öğrencilerimizi çeşitli etkinliklerle andık.
Türk Eğitim-Sen olarak geçmişte olduğu gibi bugün de eğitim çalışanlarının can güvenliği tam anlamıyla sağlanıncaya, şiddeti önleyecek etkili tedbirler alınarak gerekli yasal düzenlemeler hayata geçirilinceye kadar mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz.
MEB’in, okul güvenliğine yönelik aldığı tedbirlerin kararlılıkla ve taviz verilmeden uygulanması en öncelikli taleplerimizdendir. Okullarda güvenliğin sağlanması için giriş-çıkışlar kontrollü hale getirilmeli; kamera sistemleri, kimlik kartı ve gerektiğinde metal dedektör uygulamaları yaygınlaştırılmalıdır. Her okula yeterli sayıda güvenlik personeli görevlendirilmeli, okul polisi uygulaması etkin şekilde hayata geçirilmelidir.
Sınıf geçme ve disiplin yönetmelikleri, öğretmenin otoritesini ve eğitim ortamındaki düzeni güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmeli ve tavizsiz uygulanmalıdır. Acil durumlara hızlı müdahale için okullarda acil kod sistemi oluşturulmalıdır.
Rehber öğretmen ihtiyacı gecikmeden karşılanmalı, öğrencilerin psikolojik ve sosyal gelişimini desteklemek amacıyla yeterli sayıda rehber öğretmen istihdam edilmelidir. Bunun yanında, eğitimde şiddeti önlemeye yönelik kalıcı bir eylem planı hazırlanmalı; okulların risk analizleri yapılarak şiddet eğilimi taşıyan öğrenciler erken dönemde tespit edilmeli ve gerekli önleyici ile rehabilite edici çalışmalar vakit kaybetmeden uygulanmalı ve mutlaka veliler de rehabilite süreçlerine dahil edilmelidir.
Öğrenciler arasında şiddeti besleyen madde bağımlılığı, suça yönelim ve çeteleşmeye karşı Millî Eğitim Bakanlığı koordinasyonunda kapsamlı önleyici programlar uygulanmalı, okul ve sosyal çevreyi kapsayan politikalar hayata geçirilmelidir. Ayrıca çocuklara olumsuz örnek olabilecek dizi, film, yayın içerikleri, sanal medya, oyun içeriklerine yönelik gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bilindiği üzere, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen yeni düzenlemeyle 15 yaş altındaki çocukların sosyal medya platformlarına erişimine kısıtlamalar getirildi. Ayrıca 15 yaş ve üzerindeki kullanıcılar için yaşa uygun ve ayrıştırılmış hizmetlerin sunulması zorunlu hale getirildi.
Bu düzenleme, çocukların dijital ortamda karşılaşabilecekleri tehlikeleri azaltmayı, onları zararlı içeriklerden ve siber zorbalık gibi tehditlerden korumayı hedefleyen, çocuğun üstün yararını esas alan önemli bir adımdır. Aynı zamanda çocuklarımızın dijital terörün dijital askerini olmasının ve dijital istismarın hedefi olmasının önüne geçilmesine katkı sağlayacaktır. Bu noktada sosyal medya platformlarının iş birliği içinde hareket etmesi ve uygulamanın kararlılıkla sürdürülmesi çok önemlidir.
Sorunuzda belirttiğiniz üzere, AK Parti tarafından TBMM Başkanlığı’na sunulan ve suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeler içeren kanun teklifini, masum çocukların korunması, akran zorbalığının önlenmesi ve toplumsal güvenliğin güçlendirilmesi açısından olumlu buluyoruz. Çocukların suça yönelmesini engelleyecek etkin cezai tedbirlerin yanı sıra ailelere de sorumluluk yüklenmesi önemlidir. Caydırıcı, önleyici ve rehabilite edici uygulamaların birlikte hayata geçirilmesi, daha güvenli eğitim ortamlarının oluşmasına da katkı sağlayacaktır.
Ayrıca, Türk Eğitim-Sen olarak öncelikli taleplerimizden biri de eğitim çalışanlarına yönelik şiddetin Türk Ceza Kanunu’nda ayrı bir suç olarak tanımlanması ve daha ağır yaptırımlarla düzenlenmesidir. Eğitim çalışanlarına yönelik suçlarda cezasızlık algısının ortadan kaldırılması ve güçlü bir caydırıcılığın sağlanması artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.
Öğretmen atamaları ve ücretli öğretmenlik
Türkiye Bülteni: Türkiye’de öğretmen atamaları konusu yoğun şekilde tartışılmaktadır. Ücretli öğretmenlik uygulaması devam etmektedir. Türkiye’de ücretli öğretmen sayısı nedir ve bu uygulama öğretmen açığı sorununu gidermekte midir?
Talip Geylan: Öğretmen açığı ve ücretli öğretmenlik uygulaması, ülkemizin öncelikli sorunlarından biridir. Sendikamızın 2025-2026 eğitim-öğretim yılı için yaptığı araştırmaya göre, 62 ilde toplam 71 bin 757 ücretli öğretmen görev yapmaktadır. Ayrıca 55 ilin verilerine göre öğretmen ihtiyacı 80 bin 449’dur.
İller bazında incelendiğinde, en fazla ücretli öğretmenin görev yaptığı il İstanbul’dur. İstanbul’da 21 bin 947 ücretli öğretmen çalıştırılırken, bu ili 5 bin 894 ücretli öğretmenle Şanlıurfa takip etmektedir.
62 ilde görev yapan ücretli öğretmenlerin mezuniyet durumlarına bakıldığında; 30 bin 536’sının eğitim fakültesi, 35 bin 359’unun lisans, 5 bin 862’sinin ise ön lisans mezunu olduğu görülmektedir. Pedagojik formasyona sahip olmayan ön lisans mezunlarının dahi ücretli öğretmen olarak derslere girmesi, eğitimin niteliğini ve verimliliğini olumsuz etkilemektedir.
Öte yandan öğretmen atamalarında yeni sistemle uygulamaya konulan AGS kapsamında adaylar, kontenjanlar doğrultusunda puan sıralamasına göre Millî Eğitim Akademilerinde eğitime alınmıştır ve bu eğitimin ardından göreve başlayacaktır. 2025 yılı için açıklanan 10 bin kişilik kontenjan, mevcut öğretmen açığını karşılamaktan uzaktır. Kalıcı çözüm için en az ücretli öğretmen sayısı kadar atama yapılmalı; ücretli öğretmen uygulamasından vazgeçilerek yalnızca kadrolu istihdam modeli benimsenmelidir.
Öğretmen atamalarında mülakatın kaldırılması olumlu bir adım olarak değerlendirilse de 12 aylık akademi eğitimi nedeniyle öğretmenlerin göreve başlama süresinin uzaması önemli bir sorun oluşturmaktadır. AGS kapsamında eğitim alacak öğretmenlerin en erken 2027 yılında göreve başlayabilecek olması, mevcut öğretmen ihtiyacı göz önüne alındığında ciddi bir gecikme anlamına gelmektedir. Bu nedenle öğretmen ihtiyacını daha da artıracak uygulamalardan kaçınılmalı, atama süreçleri hızlandırılmalıdır. 2026 AGS’de ise talebimiz en az ücretli öğretmen sayısı kadar atama yapılmasıdır.
2023 ve 2024 KPSS mağdurları
Türkiye Bülteni: 2023 ve 2024 KPSS puanlarıyla atanamayan öğretmen adaylarının mağduriyetleri de gündemdeki yerini korumaktadır. Bu noktada mağduriyetlerin giderilmesini yönelik düzenlemeler yapılacak mı?
Talip Geylan: 2023 ve 2024 KPSS mağduru öğretmenler de çözüm beklemektedir. 2023 KPSS’de yüksek puan almasına rağmen mülakat sürecinde hak kaybı yaşayan 1.611 öğretmenin mağduriyeti giderilmeli, atamaları gerçekleştirilmelidir. 2024 KPSS’de ise yüksek başarı gösteren, hatta derece yapan öğretmenler kontenjan yetersizliği nedeniyle atanamamıştır. Bu öğretmenlerimiz için mutlaka ek atama yapılmalıdır.
Bu kapsamda, MHP Grup Başkanvekili Prof. Dr. Filiz Kılıç’ın konuya ilişkin verdiği önergenin gündeme alınması ve öğretmen atama kontenjanlarının artırılması büyük önem taşımaktadır. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’dan beklentimiz; genç öğretmenlerin mağduriyetlerini giderecek, öğretmen ihtiyacını karşılayacak yeterli bir atama kontenjanının oluşturulmasıdır.
Özel okul öğretmenlerinin ücret ve çalışma koşulları
Türkiye Bülteni: Millî Eğitim Bakanlığı özel eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenlerin ücret politikasıyla ilgili nasıl bir uygulama getirmelidir?
Talip Geylan: Millî Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in, özel eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenlerimizin ücret ve çalışma koşullarına ilişkin konuyu gündeme taşıması önemli ve yerinde bir adımdır. Ancak bu konuda yalnızca öğretmenlerimizin başvurularını beklemek yerine, Bakanlığın etkili bir denetim mekanizmasıyla süreci takip etmesi gerekmektedir.
Eğitim gibi toplumun geleceğini doğrudan ilgilendiren bir alanda görev yapan bir öğretmenin asgari ücretle, hatta asgari ücretin altında bir gelirle çalıştırılması kabul edilebilir değildir. Bu durum, öğretmenlik mesleğinin saygınlığıyla kesinlikle bağdaşmamaktadır.
Özel okullarda görev yapan öğretmenlerimiz, kamuda görev yapan meslektaşlarıyla benzer sorumlulukları taşımakta; aynı özveriyle öğrencilerimizin yetişmesine katkı sunmaktadır. Bu nedenle mali ve özlük hakları açısından insani ve mesleki onura yakışır şartlara sahip olmaları sağlanmalıdır. Millî Eğitim Bakanlığı bu konuda kararlı ve tavizsiz bir politika yürütmelidir.
Türkiye Bülteni: Bu noktada; özel okul öğretmenlerinin sorunlarının çözülmesi için şu önerilerimiz dikkate alınmalıdır:
Talip Geylan: Uzun süreli öğretmen istihdam eden kurumlara SGK primi, stopaj desteği ve vergi teşvikleri sağlanmalıdır.
Özel okul öğretmenlerinin maaşlarını güvence altına alacak devlet destekli bir maaş fonu kurulmalıdır.
Yeni mezun öğretmen istihdamında 2–3 yıl süreyle sıfır vergi ve sıfır SGK primi teşviki uygulanmalıdır.
Öğretmen sözleşmeleri en az 4 yıllık olmalı; kurumun kapanması veya ağır hukuki nedenler dışında feshedilmemelidir.
Özel sektörde taban maaş uygulaması zorunlu hale getirilmelidir.
Maaşların yalnızca banka üzerinden ödenmesi sağlanmalı; elden ödeme yapan kurumlara ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
Öğretmenin aldığı maaş karşılığında gireceği ders saati yasal olarak belirlenmeli, bu sürenin üzerindeki dersler, Millî Eğitim Bakanlığı ek ders ücretleri esas alınarak ayrıca ücretlendirilmelidir. Hafta sonu ve tatil günlerinde yapılan çalışmalar için her saat karşılığında belirlenen ücret üzerinden ek ders ödemesi yapılmalıdır.
Mevzuata aykırı hareket eden kurumlara ruhsat iptaline kadar uzanan caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır.
Diğer taraftan, MEB bünyesinde görev yapan ücretli öğretmenlerimizin yaşadığı sorunlar da görmezden gelinmemelidir. Ücretli öğretmenlerimizin çok büyük bir çoğunluğu asgari ücretin de altında bir maaşla görev yapmak durumundadır. Adeta modern kölelik diyebileceğimiz bu tablo, öğretmenlik haysiyetiyle asla bağdaşmamaktadır.
Öğretmenlerimizin hak ettiği değeri görmesi, yalnızca eğitim çalışanlarının değil, ülkemizin geleceğinin de teminatıdır. Neredeyse bir istihdam modeli haline gelen ücretli öğretmenlik uygulamasına derhal son verilmelidir. Bunun yolu da ücretli öğretmen çalıştırmaya gerek kalmayacak sayıda kadrolu öğretmen ataması yapmaktır.
Okullarda temizlik ve güvenlik personeli
Türkiye Bülteni: Millî Eğitim Bakanlığı, okullardaki temizlik ve güvenlik personeli ihtiyacının karşılanmasında yeni bir modele geçmeye hazırlanıyor. Bakan Yusuf Tekin’in açıklamalarına göre, 2027 yılı itibarıyla yeni kadrolu personel alımı yapılmayacak; ihtiyaçların doğrudan hizmet satın alma yöntemiyle karşılanması planlanıyor. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Talip Geylan: Okullarımız 14 Eylül tarihinde eğitim-öğretime başlayacaktır. Ancak okullarımızın en önemli sorunlarından biri, yardımcı hizmetli ve destek personeli eksikliğidir. Öğrencilerimizin hijyenik, güvenli ve sağlıklı ortamlarda eğitim alabilmesi için bu ihtiyacın ivedilikle karşılanması gerekmektedir.
Bilindiği üzere Millî Eğitim Bakanlığı, son yıllarda Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) ile yaptığı protokol kapsamında İşgücü Uyum Programı (İUP) aracılığıyla yarı zamanlı personel istihdamı sağlamaktaydı. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullarda görev yapacak personelin alımları artık TYP veya İUP kapsamında değil, hizmet alımı yöntemiyle gerçekleştirileceğini açıkladı. Kadrolu alım ise yapılmayacak. Bu noktada dikkate alınması gereken bazı hususlar bulunmaktadır: Öncelikle bu kapsamda hizmet alımı yönetimiyle görev yapacak personelin çalışma süresi net olarak açıklanmalıdır. Personelin haftada kaç gün çalışacağı, şayet 5 gün çalışmayacaksa, görev yapmadığı günlerde okulların temizlik ve destek hizmetlerinin nasıl sürdürüleceği önemli bir sorun teşkil eder.
Bir diğer önemli konu ise ücret politikasıdır. Çalışanların alacağı ücretin, yapılan işin niteliği ile uyumlu olması gerekir. Çalışanları ekonomik olarak mutlu etmeyen bir ücret politikasıyla istenilen verimin alınması mümkün olmayacaktır. Asgari ücretin altında kalan ödeme seviyeleri, hem personel bulma konusunda güçlük oluşturacak hem de uygulamanın sürdürülebilirliği açısından soru işaretleri doğuracaktır.
Ayrıca maliyetlerin bir kısmının okul aile birlikleri aracılığıyla karşılanmasının beklenmesi, okul yöneticilerini zor durumda bırakacaktır. Okul yöneticilerinin velilerden para toplamak zorunda kalması yeni sorunlara yol açabilecektir.
Eğitim hizmeti; öğretmen ve yöneticilerin yanı sıra, memur, yardımcı hizmetli ve diğer destek personeliyle birlikte yürütülen bir bütündür. Okullarımızı her gün eğitim öğretime hazırlayan, öğrencilerimizin temiz ve güvenli bir ortamda öğrenim görmesini sağlayan yardımcı personelin varlığı son derece önemlidir.
Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı’nın, tüm okullarımızın ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli personel desteğini sağlaması gerekmektedir. Okul yöneticilerimiz, personel eksikliği nedeniyle velilerimiz ve öğrencilerimizle karşı karşıya bırakılmamalıdır. Alınacak personel sayısı, okullarımızın gerçek ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmelidir.
Öte yandan Türk Eğitim-Sen olarak, taşeron uygulamaları yerine kadrolu istihdamın her zaman daha verimli ve sağlıklı sonuçlar doğuracağına inanıyoruz. Eğitim kurumlarımızın daha etkin ve kaliteli hizmet verebilmesi için personel ihtiyacının kalıcı çözümlerle karşılanması gerekmektedir.
Öte yandan şu hususa da ayrı bir parantez açmak istiyorum: Bildiğiniz gibi kamuda memur işi yapan fakat kadrosu Yardımcı Hizmetler Sınıfında bulunan yaklaşık 110 bin personel bulunmaktadır. Bu personelin, bir defaya mahsus olmak üzere sınavsız şekilde eğitim durumlarına uygun kadrolarla Genel İdari Hizmetler Sınıfına geçirilmesi temel taleplerimiz arasında yer almaktadır. Kadro intibaklarının yapılmasıyla birlikte çalışanlar, hak ettikleri unvanlara ve mali haklara kavuşacaktır.
Üniversitelerde yeni eğitim-öğretim yılı
Türkiye Bülteni: Üniversitelerimizde yeni eğitim-öğretim yılından beklentileriniz nelerdir? Akademik ve idari personelin sorunlarının çözülmesi için ne tür adımlar atılmalıdır?
Talip Geylan: Yeni eğitim-öğretim yılında en önemli beklentimiz, akademik ve idari personelin kronikleşen sorunlarına kalıcı çözümler üretilmesidir. Bu kapsamda öncelikle rektör belirleme sürecinin yeniden ele alınması gerektiğine inanıyoruz.
Geçmişteki rektörlük seçim sistemini yeterince demokratik bulmuyor; sürece yalnızca akademisyenlerin değil, idari personelin ve öğrenci temsilcilerinin de dahil edilmesi gerektiğini ifade ediyorduk. Ancak seçim yönteminin daha katılımcı hale getirilmesi yerine tamamen kaldırılması, üniversitelerde demokratik kültürü, katılımcılığı ve kurumsal niteliği olumsuz etkilemiştir. Rektörlük süreci bugün ne yazık ki bazı yapıların desteği ve lojistiğiyle yürütülmektedir. Bir kısım rektörler de ne yazık ki atandıktan sonra hangi lobinin lojistiği ile iş başına gelmiş ise adeta onların emir erliğini yapmaktadır.
Bu nedenle rektör belirleme süreci; şeffaf, liyakat esaslı ve tüm üniversite paydaşlarının iradesini yansıtan demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Akademik ve idari personel ile öğrenci temsilcilerinin de sürece katıldığı bir seçim modeli, üniversitelerde kalitenin artırılmasına, kurumsal aidiyetinin güçlenmesine ve demokratik bir yönetim anlayışına katkı sunacaktır.
Öte yandan, bildiğiniz üzere YÖK tarafından üniversitelerde görev yapan idari personelin karşılıklı yer değiştirme süreci başlatılmıştır. Üniversite idari personeli adına uzun süredir takipçisi olduğumuz ve kamuoyunun gündemine taşıdığımız taleplerimizden birinin daha karşılık bulmasından memnuniyet duyuyoruz.
Üniversite idari personelimizin en önemli beklentilerinden biri olan karşılıklı yer değiştirme uygulamasına ilişkin takvimin yayımlanmasını önemli ve olumlu bir adım olarak değerlendiriyor, emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Bu gelişmenin üniversitelerimizde görev yapan tüm idari personelimize hayırlı olmasını diliyoruz.
Bununla birlikte, daha önce defalarca dile getirdiğimiz ve YÖK nezdinde de resmi başvurularla gündeme taşıdığımız üzere, başta mazeret tayinleri olmak üzere idari personelin nakil süreçlerini bütüncül şekilde düzenleyecek kapsamlı bir Nakil Yönetmeliği bir an önce yayımlanmalıdır. Aksi takdirde, meslektaşlarımızın yaşadığı sorunlara kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretilemeyecektir.
Ayrıca, yer değişikliği hakkı yalnızca idari personelle sınırlı kalmamalı; akademik personele de tayin hakkı tanınmalıdır. Hayata geçirilecek bu düzenleme, aile bütünlüğünün korunmasına katkı sağlayacak, kamu kaynaklarının daha etkin ve verimli kullanılmasına imkân tanıyacak, aynı zamanda akademik personelin de motivasyonunu ve verimliliği artıracaktır.
Akademisyen maaşları mevcut ekonomik koşullar karşısında yetersiz kalmaktadır. Bu durum, başarılı öğrencilerin akademik kariyer yerine daha yüksek gelir sağlayan mesleklere yönelmesine neden olmakta ve üniversitelerin geleceğini olumsuz etkilemektedir. Bilimsel üretimin ve yükseköğretimin güçlenmesi için nitelikli gençlerin akademiyi tercih etmesi büyük önem taşımaktadır. Bu noktada, en düşük akademisyen maaşının yoksulluk sınırının en az iki katı olacak şekilde belirlenmesi, günümüz ekonomik şartlarında akademik mesleğin sürdürülebilirliği açısından temel bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, akademisyenlerin ek ders ve sınav karşılığında aldıkları ücretlerin en az %100 oranında artırılması da önemli bir ihtiyaçtır.
Araştırma Görevlisi, Öğretim Elemanı ve Doktor Öğretim Üyesi kadro güvencesi sağlanmalıdır.
Sözleşmeli statüde bulunan yaklaşık 80 bin Öğretim Görevlisi ve Doktor Öğretim Üyesi, maliyeye ek yük getirmemelerine rağmen kadro kapsamına alınmamıştır; bu personeller kadroya geçirilmelidir.
Mevcut maaşların ve bursların yurt içi ve yurt dışı akademik faaliyetler için yetersiz kalması nedeniyle, bilimsel organizasyonlara katılımı teşvik etmek amacıyla “Akademik Faaliyetlere Destek Fonu” oluşturulmalıdır.
Üniversitelerde kişiye özel kadro ilanı uygulamaları; liyakat, fırsat eşitliği ve şeffaflık ilkelerine zarar vermektedir. Atama süreçleri tamamen objektif ve denetlenebilir esaslara göre yürütülmelidir. Aksi halde bu uygulamalar akademiye duyulan güveni zedelemekte, akademik kaliteyi düşürmekte ve nitelikli insan gücünü üniversitelerden uzaklaştırmaktadır.
Akademik yükseltmelerde, özellikle doçentlik sürecinde değerlendirme; adayın bilimsel çalışmaları ve öğretim faaliyetleri esas alınarak, nesnel kriterlerle yürütülmelidir. Sözlü sınav, yalnızca bilimsel eserler üzerinden yapılmalı; keyfi veya asılsız gerekçelerle adayları mağdur eden jüri üyelerine ise caydırıcı yasal yaptırımlar uygulanmalıdır.
Kurumlarda görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarının periyodik olarak açılması zorunlu hale getirilmeli ve keyfi uygulamalar sonlandırılmalıdır.
Geliştirme ödeneğinin yalnızca akademik personele ödenmesi, üniversitelerde çalışma barışını olumsuz etkilemektedir. Üniversitelerin ayrılmaz bir parçası olan idari personelin de bu ödenekten yararlanabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
13/b maddesi uyarınca yapılan geçici görevlendirmelerde personelin rızasının alınması zorunlu hale getirilmelidir.
Tüm unvanların görev tanımları netleştirilmeli ve personelin alanı dışında çalıştırılması engellenmelidir.
Yardımcı hizmetler sınıfı personeli, bitirdikleri okullara göre sınavsız olarak bir üst kadroya geçirilmelidir.
Bilinmelidir ki; demokratik kültürün temel taşı olan üniversitelerde akademik ve idari personelin sorunlarının çözülmesi, eğitim kalitesini artıracak ve geleceğimiz olan gençlerin daha iyi yetişmesine katkı sağlayacaktır.
Teşekkür
Türkiye Bülteni olarak, röportajımıza zaman ayırarak eğitim gündemine ilişkin değerlendirmelerini ve görüşlerini bizimle paylaşan Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Sayın Talip Geylan’a teşekkür ediyoruz.
Röportaj: Sefer Çetinkaya
www.turkiyebulteni.com